Türkiye’de gelirinden fazla harcama, “ye-iç-harca-mutlu ol” dönemi çoktan geride kaldı. Ekonomik mucize (!) balonu söndü. Ekonomi üç buçuk yıldır “durgunluk içinde enflasyon” içinde sürünmekte. Üstelik hangi göstergeye bakılırsa bakılsın fark etmiyor, durgunluğun yerini canlanmaya bırakacağı yönünde en küçük bir işaret yok. Bütün bunların üzerine FED’in beklenen (ne hikmetse bir türlü gelmeyen!) faiz artırımı kararı Damokles’in kılıcı gibi ekonominin ve spekülatif sermaye bağımlısı bize benzer ekonomilerin tepesinde sallanmaya devam ediyor.

Küresel finans koşullarındaki bozulma ve cari açığın olağanüstü boyutlara ulaşması üzerine Merkez Bankası’nın 2010 yılının sonundan itibaren fiyat istikrarının yanısıra “finansal istikrarı” da hedeflemeye başlamıştı. Amaçlanan, bir yandan kısa vadeli spekülatif sermaye girişlerinin dolaylı yollarla caydırılması ve böylece kontrollü olarak yükselen kurların sağlayacağı rekabet gücü artışıyla net ihracat artışı sağlarken, bir yandan da hanehalkının krediye erişimini ve borçlanmasını sınırlayan ek önlemlerle tüketim talebinin kısılmasıydı.

2010-2014 döneminde yıllar itibariyle toplam talebin bileşenlerinde bir önceki yıla göre ortaya çıkan değişmeler, 2012 yılı bir yana bırakılırsa,  özellikle 2014 yılında yurtiçi tüketim talebinden yurtdışı talebe doğru sınırlı da olsa bir kayma olduğunu gösteriyor (Şekil 1).

Devamını Oku